Powered by Blogger.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Gavs-ı Azam Abdülkadir-i Geylani (k.s.)

Gavs-ı Azam Abdülkadir-i Geylani (k.s.)


Abdülkadir-i Geylani (k.s.), Peygamber Efendimizin (s.a.v.), "Ümmetimin alimleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir" hadisi şerifine mazhar olarak, zamanının zulüm ve zulümatını dağıtıp, Kur'an nurlarını ve iman hakikatlerini neşrederek, manevi bir mehdi hükmüne geçti.1 Kutsi bir deha sahibi olan bu mübarek Zâtın, maneviyattaki terakkisi, hayatı boyunca devam etmiştir.2 İman hakikatlerini ilim yoluyla müşahede ve keşfetmiştir.3 En önemli özelliklerinden birisi gaybden, özellikle istikbalden haber vermesi ve Kur'an hizmetinde bulunanlara verdiği müjdeli haberlerdir. Çünkü Allah'ın bildirmesiyle, bazı vakitlerde mazi ve müstakbeli hazır zaman gibi müşahede ederdi.4
Vefatından sonra da manevi tasarrufu devam eden Şah-ı Geylani, en büyük yardım edici, imdada koşan manasına gelen "Gavs-ı Azam" olarak meşhur olmuştur. Bu makam, hem gayrimüslim bir çok insanın hidayete ermesine vesile olması, hem de hayattayken ve vefatından sonra bir çok insanın manen yardımına koşmasına binaen kendisine verilmiştir. Sultanü'l-Evliya olan Gavs'ın, vefatından sonra da aynen hayatta olduğu gibi müritleriyle alakadar olduğu, yardımlarına yetiştiği, ehl-i keşif ve velayetin ittifakıyla kabul görmüştür.5 Bunun yanında, manevi makamlarda varılabilecek en yüce rütbe manasına gelen "Kutub" olarak da kabul edilir.
Asıl adı Muhyiddin Ebu Muhammed Abdülkadir b. Ebi Salih Musa Zengidost el-Geylani'dir. Babası, Bağdat'ta zenci dostu "zengidost," Arap olmayan-yabancı "acemî" manalarına gelen ünvanlarla tanınmıştır.
Muhyiddin 470 yılında (1077) Hazar denizinin güneybatısındaki Gilan eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde doğdu. Babası Ebu Salih Musa'nın dindar bir kimse olduğu bilinmekte; ancak, hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Baba tarafından soyu Hz. Hasan'a (r.a.) dayanmaktadır. Annesi de devrin tanınmış zâhid ve ehli tariki olan Ebu Abdullah Savmaî'nin kızı, kadın velilerden Ümmü'l-Hayr Emetü'l-Cebbar Fatima'dır.
Küçük yaşta babasını kaybeden Muhyiddin, annesinin yanında ve dedesinin himayesinde büyüdü. Çocukluğundan itibaren en büyük gayesi, dönemin ilim ve kültür merkezi olan Bağdat'ta tahsil görmekti. On sekiz yaşına gelince annesinden izin alarak Bağdat'a gitti (1095). Burada ünlü alimlerden ders aldı ve kısa bir süre zarfında mezun olduktan sonra kendisine tahsis edilen medresede hadis, tefsir, kıraat, fıkıh, nahiv derslerini okutmanın yanı sıra, halkı da irşad etmekle meşgul oldu. Bir süre sonra yirmi beş yıl sürecek olan inzivaya çekildi. Bu sırada, kırk gün boyunca hiçbir şey yemediği anlar oldu. İnziva döneminin sonunda, oğluyla beraber hacca gitti. 561'de (1165-66) Bağdat'ta vefat etti.
Muhyiddin'in en önemli özelliklerinden bir tanesi—çocukluğu dahil olmak—üzere hiç yalan söylememesidir. Bu, aynı zamanda annesinin vasiyetidir. İlim tahsil etmek üzere Bağdat'a gideceği zaman annesi ona, 40 Dinar verir. Yolda eşkıya, kervanın etrafını sararak yolcuların mal ve paralarını aldıktan sonra, Muhyiddin'e parasının olup olmadığını sorar. Bunu üzerine Muhyiddin, 40 dinarının olduğunu söyler. Bu cevap soyguncuları hayrete düşürür. Doğruyu söylemesinin sebebi sorulduğunda, annesine söz verdiğini söyler. Annesinin yalan söylediğini bilemeyeceği ifade edilince; annem bilemeyebilir ancak, beni ve şu an çoluk çocuğun malını gasp eden sizleri bilen Allah vardır, karşılığını vermesi, soyguncuların gasp ettikleri malı iade ve tövbe etmelerine vesile olur.6
Geylani Hazretleri (k.s.), Cenab-ı Hakk'ın Hayy ismine mazhar olması hasebiyle, bir ihsan-ı İlahî olarak, kendisine bu meyanda keramet nasip olmuştur. Mesela; Gavs'ın himaye ve terbiyesindeki evladını ziyarete giden bir hanım, biricik oğlunun kuru ve siyah bir parça ekmek yediğini görünce, şikayet için Gavs'ın yanına gider ve onun kızartılmış tavuk yediğini görür. Sebebini sorması üzerine; Hazret-i Gavs tavuğa: 'Kum biiznillâh!' deyince o pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp canlı tavuk olarak yemek kabından dışarı atlar. Hazret-i Gavs, kadına dönerek: 'Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin' karşılığını verir. Yani, oğlunun ruhu cesedine, kalbi nefsine ve aklı midesine hakim olup, lezzeti şükür için istediği an, leziz şeyleri yiyebileceğini ima eder.7
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), nübüvvet vazifesi gereği, bazı konularda büyük şefkat göstermiştir. Mesela, Hz. Hasan ve Hüseyin'e (r.a.) küçük yaşlarında gösterdiği fevkalade şefkat ve ehemmiyetin sebebi, sadece akrabalıktan gelen muhabbet olmayıp, nübüvvet vazifesinin bir ucu ve varislerinin önemli bir cemaatinin temsilcileri olmaları sebebiyledir. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimizin Hz. Hasan'ı (r.a) şefkatle kucağına alıp başını öpmesinde, onun soyundan gelen Şah-ı Geylani gibi pek çok mehdi-misal şahsiyetlerin hissesi vardır. Cenab-ı Hakkın inayetiyle, bu mübarek nesli gören Peygamber Efendimiz, onları temsilen, cedleri olan Hz. Hasan'ın başını öpmüştür. Bunda Şah-ı Geylani'nin hissesi büyüktür.8
Eserleri
1- El-Gunye li-talibi tariki'l-hak: İman, tevhid ve ahlak konularını işler.
2- El-Fethu'r-Rabbani ve'l-feyzü'r-Rahmani: Vermiş olduğu vaazlarının toplandığı eserdir. Vefatından sonra talebeleri tarafından bir araya toplanmıştır.
3- Fütuhu'l-Gayb: Oğlu Abdürrezzak tarafından toplanmış olup, meclislerde yaptığı vaaz ve vasiyetini ihtiva etmektedir.
4- El-Füyüzatü'r-Rabbaniye fi evradi'l-Kadiriyye: Dua ve virdleri ihtiva eden risaledir.
5- Mektubat: On beş mektubundan oluşmaktadır.
6- Cila'ü'l-hatır min kelami Şeyh Abdülkadir.
7- Sırrü'l-esrar ve mazharü'l-envar: Ötelerden Haber adıyla Türkçe'ye tercüme edilmiştir.
8- Ed-Dela'il: Evrad ve Salavat-ı Kübra adlarıyla da anılır.
9- Es-Siracü'l-vehhac fi leyleti'l-Mirac: Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Mirac mucizesini konu alan eserdir.
10- Akidü'l-Bazi'l-eşheb: Muhyî mahlasını kullanan Geylani'nin (k.s.) Hamriyye, Ümmiyye, Taiyye, Lamiyye adlı kaside ve manzumelerini ihtiva eden eser.9
Gavs-ı Azam Abdülkadir-i Geylani ve Bediüzzaman
Şah-ı Geylani gaybten haber verdiği manzum bir eserinde, kendinden sekiz yüz sene sonra gelecek olan Bediüzzaman ve talebelerine açık bir şekilde ve ismen işaret etmiştir. Mecmuatü'l-Ahzâb adlı eserin birinci cildinin 562. sayfasındaki bölümlerde, ilgili bilgiler mevcuttur.10 Bu işaretlerden bazıları şunlardır:
1- Said ismi verilerek açık bir şekilde ifade edilmiş, geçim hususunda izzet ve saadetle geçineceği beyan edilmiştir. Bediüzzaman'ın küçüklüğünden itibaren minnet altına girmemesi, amcasının çorbasından yememesi, Doğudaki medreselerde geleneği olan talebelerin ihtiyaçlarının halk tarafından karşılanmasını kabul etmemesi ve talebelerini de bundan men etmesi.
2- Gavs'ın "vaktin Abdülkadir'i ol" ifadesinin cifir hesabıyla 1326 (1908) ettiği ve bu tarihte şeyhin bir talebesinin Kur'an hakikatlerini müdafaa edeceğine işaret ederek, Bediüzzaman'ın manevi mücahedeye atılacağını haber vermesi.
3- Said ve Bediüzzaman isimlerine işaret edilmesi.
4- Gavs'ın müridine, "korkma, sözlerini söyle" hitabında bulunarak Şarka ve Garba gideceğini, çok fitnelerle karşılaşacağını bildirerek tamamından mahfuz kalacağını bildirmesi.
5- Bediüzzaman'ın, daha sekiz-dokuz yaşlarından itibaren, etraftaki ahalinin Nakşi olmasına rağmen kendisinin Gavs'a bağlanması; hatta, bir şeyi kaybolduğunda, "Ya Şeyh! bu şeyimi buldur, sana bir Fatiha okuyacağım" dedikten hemen sonra Gavs'ın yardımına yetişmesi.11
Bediüzzaman Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinde şu ifadelere yer verir:
"Sergüzeşt-i hayatımda geçen ve çoğunu gizlediğim çok harika vakıalar vardı. Kendimi hiç bir vecihle keramete lâyık görmediğim için onları bazen tesadüfe, bazen da başka esbaba isnad ediyordum. Şimdi kanaatim geliyor ki, o harikalar, Gavs-ı Azam'ın bir silsile-i kerametini teşkil ederler. Demek onun duasıyla, himmetiyle, ona kerameten ve bize ikram nev'inden, bir nev'i inayet-i İlâhiyeye mazhar olmuşuz."12
Bediüzzaman'ın hayatında Şah-ı Geylani'nin müstesna bir yeri vardır. Bediüzzaman, Tillo'da bulunduğu sırada Geylani Hazretlerinin ikazı ile Miran aşiret reisi Mustafa Paşaya giderek hidayete davet etmiş; ya zulmü terk edip namazını kılmasını veya kendisini öldüreceğini söylemiştir.13 Yine Darü'l-Hikmeti'l-İslamiye üyesi olduğu sırada Gavs'ın Fütuhu'l-Gayb adlı eserini okur. Burada, kendisi hasta olan ve tedavi olmayan birisinin, başkasının arayışlarına çare olamayacağı uyarısıyla karşılaşır. Bediüzzaman, Şeyhi tabip kabul ederek eserini okur ve çok istifade eder.14
Gavs-ı Azam, asırlar ötesinden verdiği haberlerle, hem Bediüzzaman'la, hem de Risale-i Nurla alakadar olduğunu göstermiştir. Ehl-i zındıkanın bütün takibat, tazyik, işkence, hapis gibi baskı ve engellemelerine rağmen Üstad Bediüzzaman ve talebeleri, Cenab-ı Hakk'ın inayeti ile muvaffak olması, Hz. Ali (r.a.) ile Gavs-ı Azam'ın (k.s.) Risale-i Nur ve müellifi Bediüzzaman Hazretleriyle ilgili kerametlerini teyid etmektedir.15
Gavs-ı Azam'ın en önemli hususiyetlerinden birisi ve belki de en önemlisi, hiçbir şahsı merci yapmadan, doğrudan doğruya Kur'an-ı Azimüşşandan ders almasıdır.16 "Ferdiyet" denilen ve çok az kişinin mazhar olduğu bu ihsan-ı İlahiye asrımızda, Kur'an-ı Kerim'in i'cazlı tefsiri olan Risale-i Nur ve onun müellifi mazhar olmuştur.
Netice olarak, keramat-ı Gavsiye ile Nurlara işaret edilerek, hizmetinin muvaffak olacağı müjdelenmiştir. Gavs-ı Azam'ın kasidesindeki "1345'te (1926) Kur'an'dan gelen bir nur ile insanlar karanlıklardan aydınlığa çıkarılacak" müjdesi, bu tarihte fevkalade bir şekilde neşre ve nurlandırmaya başlayan Risale-i Nur'a cifirce ve mealce tam tamına uygun düşmektedir. Bu uygunluk, Risale-i Nur'a işaretle birlikte, eserin ve onunla yapılan hizmetin makbuliyetini de göstermektedir.17
Dipnotlar:
1. Mektubat, s. 100-101; Lem'alar, s. 26; Hutbe-i Şamiye, s. 165.
2. Şualar, s. 94.
3. A.g.e., s. 94.
4. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 143.
5. Lem'alar, s. 422.
6. Ahmed Şahin, İslâm Büyükleri, YAY, s.165-166.
7. Lem'alar, s. 145.
8. A.g.e., s. 26.
9. Süleyman Uludağ, Abdülkadir-i Geylani, TDV İslâm Ansiklopedisi, I.C., s. 234-239.
10. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 127.
11. Aynı yer.
12. A.g.e., s. 142.
13. Tarihçe-i Hayat, s. 36.
14. A.g.e., s. 122.
15. A.g.e., s. 211.
16. A.g.e., s. 270.
17. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 95.

0 yorum :

Yorum Gönder

Yukarı git